Ağu 21

tybizmir

TERÖR’E LÂNET

 

TÜRK MİLLETİ ÇOK GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDASIN
BAĞIMSIZLIĞI KORUMAK BAĞIMSIZLIĞI KAZANMAK KADAR ZORDUR

Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis şimdi de Gaziantep’de eşkıyalar huzurumuzu kaçırmışlardır. Gaziantep’de düğünü kana bulayan alçak terör saldırısını kınıyoruz.
İnsanlıktan çıkmış canilere, ülkemizin huzurunu bozan iç ve dış düşmanlara lanet olsun.

Düşmanların inadına birlik olacağız.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına, ayrıca saldırıya uğrayan Gazianteplilere ve Türk Milletine sabır ve başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
Ülkemizin huzuru için mücadele eden Devletimizin her zaman, her yerde ve şartlar ne olursa olsun yanındayız.
Allah, Aziz Türk Milletini korusun.

Ağu 16

tybizmir

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ İZMİR ŞUBESİ 2016 YILI SONBAHAR 1.DÖNEMİ GELENEKSEL KÜLTÜR SOHBETLERİ PROGRAMI

 

TARİH

Saat

SUNUMU YAPAN KONU YER

 

AÇIKLAMA
03/ 09/2016

Saat 14.00

İlhan PINARLI

 

17.ve 19 yüzyıl İzmir’i TYB İzmir Şb. salonu Araştırmacı -Yazar
10/09/2016

Saat 14.00

Katılımcılarla Türkiye’nin Gündemi TYB İzmir Şb. salonu Herkes katılabilir
24/09/2016

Saat 14.00

Prof.Dr.Bünyamin DURAN Din ve Kapitalizm TYB İzmir Şb. salonu Celal Bayar Üniv.

İktisat Fak

01/10/2016

Saat 14.00

Mehmet İNCE İttihat ve terakkinin renkli siması Mahmut Fuat TYB İzmir Şb. salonu E.Ü.Türk Dili Edebiyatı
08/10/2016

Saat 14.00

İbrahim ATABAY Karikatürün Çocuk eğitimindeki yeri TYB İzmir Şb. salonu Karikatürist

Manisa Karikatür sanatçıları Dernek Başkanı

15/10/2016

Saat 14.00

Abdülkadir  HAZMAN “İzmir’den KARATAŞ ve KARANTİNA semtine bakış”  Belgesel TYB İzmir Şb. salonu Gazeteci-Yazar
22/10/2016

Saat 14.00

Rıza AKÇALI Müspet Hareket TYB İzmir Şb. salonu Eski Bakan
29/10/2016

Saat 14.00

A.Levent ERTEKİN 2.Beyazıt’ın Şeyhülislamı Molla Arap ve Fetva Mecmuası TYB İzmir Şb. salonu Araştırmacı- Yazar

Ağu 15

Mahir Adıbeş

Türk Edebiyatında At -2-

Tarihte at, savaşta cefa çeken yoldaştır.

ATAsya’nın bozkırlarında tabii hürriyetini yaşayan, sınır tanımayan at; Türk’ün elinde edindiği uygar hürriyetiyle bölgelerin, kıtaların ufuklarını aşmış, Çin denizinden, Atlas’lara Attay’lardan Umman’lara kadar uzanan engin ülkelere Türk’ün kahramanlık destanını yaymıştır. Belki de Türk’ün yiğitlik, çeviklik, atılganlık bağlılık ve uysallık gibi doğuştan özelliklerinin, atında kendisine özgü nitelikleri oluşu Türk’ü ata bu kadar sıkı bağlamıştır. At ne kadar güzel ne kadar sevimlidir! Bir çöl şairi bozkırların bir süsü olan atın yelesini arslana, boynunu merala, gözlerini ceylana benzetir. Bir yiğitlik olayını, bir zafer sahnesini canlandırmak isteyen ressamın en canlı figürü, tarihin büyük kahramanlarını gelecek kuşaklara tanıtmak isteyen heykelcinin en alımlı tutamağı kalmış bir attır…

At dilimizde manalı benzetmelerin, değerli atasözlerinin ifadesine vasıta olmuştur. İşte bunlardan atın zekâsını gösteren birkaçı: “At binicisini tanır. –At sahibine göre kişner. –Yürük at yemini kendi artırır. –Yürük ata paha olmaz.”

Atın kibarlığını göstermek için: “At yedi günde, it yediği günde”; insan üzerine çevrenin etkisini anlatmak için: “Kır atın yanında duran ya huyundan, ya tüyünden”; hayatta ustalığın başarı sağladığını göstermek için: “Atın yürükse bin de kaç. –At binenin, kılıç kuşananın,” derler. Bu sözler ata olan ilginin derecesini anlatır.

Türkçe’mizde at ve atın rengi, hastalıkları, yürüyüş nevileri, takımları vesairesiyle ilgili kelime hazinesi başka dillerle kıyaslanamayacak kadar zengindir. Atın iyisine at deriz. Arap atı gibi. Adisine, kelime Türkçe olmamakla birlikte, beygir deriz: sütçü beygiri gibi. Uyuzuna veya kötüsüne hergele deriz. At doğurmaz, kulunlar. İneğin yavrusu nasıl yeni doğunca buzağı, sonra dana olur, atınki de ilkin kulun, sonra tay olur. Küheylân kelimesinin bu kulun kelimesiyle ilgisi olsa gerek. At sürüsü denmez; tek kelime olarak yılkı denir. Atın rengi olmaz, donu olur. Doğru Türkçe konuşanlar beyaz at, kara at demezler; beyazına kır, karasına yağız derler. Atın renginin önemi vardır. En makbulü kır ile dorudur. Halk türküsünde “Osman’ın bindiği doru küheylân” veya “Nallıda kır atıma yol mu dayanır?” demeleri bunu gösterir. At nezle olmaz, sakağı olur. Ayakları şişmez; bıcılgan olur. İnek ahırının iyisi yine ahırdır. At ahırının iyisi tavladır.

At yürüyüşlerinin çeşitli olduğunu hepimiz biliriz; eşkin, yorga, rahvan, tırıs, dörtnal. Halk, aslında tabiî olmayan rahvan yürüyüşü makbul sayar ve “Mubarek öyle rahvan yürüyor ki, üzerinde kahve içilir,” der.

Çok eskiçağlardan beri, Türk’ün şeref ve mihnet yoldaşı olan bu asil hayvana günümüzde de lâyık olduğu önem verilmektedir.

***

Seyyid Ahmed Arvasi, kutsal bir gerçek olan ölüme giden yolda, yükünü tutmuş insanı atla düşünür:

“Başı kavuklu erler, atını mahmuzlamış

Ölüme Allah için, tarihi omuzlamış.”

Nerede görsem bir arabaya koşulu at, kemikleri çıkmış, boynu köpürmüş, yelelerinden ter akan, sırtı yaralı. Aklıma girer birden: Acaba bu atın kanında var mı soyluluk, yaylalarda doyasıya koştu mu, hiç cirit oynadı mı, yarış kazandı mı diye. Ne zaman asaletini düşünsem incinirim, her nedense hep onu rüzgârlarla yarışırken hayal ederim. Bir esaret sözü geçse Beyböyrek’in atı düşer yadıma, Bayburt kalesinin yüksek surlarına bakarken. Atları geniş düzlüklerden, dağ eteklerinden, vahşi bozkırlardan ayrı yaşamaya razı eden amil, akşamdan akşama bir torba yem mi? Belki de dostluk ihtiyacı olsa gerek. Muhterem Yüceyılmaz’a göre, “Bu dostluk atlar istemeseydi asla olmayacaktı.” bilinmesi gereken en doğru gerçek bu.

Atlar dört ayağıyla toprağa insandan sağlam basarlar belki insanlara yakın olmalarının temelinde bu yatar. Yaşamak için geniş ve yüksek arazileri seçmelerinin sebebi atların hürriyet anlayışı olabilir. Bu görüntü Türk Milletiyle atı aynı alanda birleştirmiştir. Tanrı dağları eteklerinde asil Türkmen atı Ahılteke’yi düşünüyorum; yeleleri rüzgârlarla dans ederken, nallarından kıvılcımlar çıkan… Cengiz Han ile kül renkli bulutlara doğru doludizgin koşarken, Atilla ile Kafdağı efsanesini kafalardan silecekti, ovaları yüksek bir tepeden seyredecek. Önünde karanlıklar buz gibi eriyecek… Deryanın tuzlu sularında tırnakları parlayana kadar koşacak dörtnala… Su deryalarından geçerken çağı değiştiren atı hatırlamamak olur mu? Sanatçı neredeyse taşa kazıyacak resmini. Ressamın fırçasında atların şahı kırat… İlâhi, bu ne haşmet! Fatih Sultan Mehmet’in atından bahsediyorum. İşte o at bir cihan devletini sırtında taşıyan. Başı dik ve kendinden emin… Türkmen atı, yüz yılların ötesinden başlattığı yolculuğa İstanbul’da ara vermiş. Ne yorgun ne de halsiz… Sakin… Gururla yükselen bir baş, gözleri çakmak çakmak, vakarı, heybeti tarihi titretiyor. Operadaki kızın bileklerinden daha ince bilekler, alımlımı alımlı, çalımlımı çalımlı. Oynayarak girecek surlardan içeri…

Bir Türkmen atasözünde: “Sabah kalkınca önce baban sonra da atını selamla” denmektedir. Bu anlayış ki tarihe Türklerin at kültürü olarak geçecektir. Nobatgulu adlı Türkmen şairi şu mısraları söylemiştir:

“Segrap duran at, sıçrap duran at,

Eğer Türkmen dilinde,

Sana hayvan diyilse,

Onu diyen düşmanımdır,

Atasına lağnet!”

***

Üsküdar’da Karaca Ahmet türbesi yanında altı direkli, etrafı açık bir kubbe altında, düz taşlı, kitabesiz bir mezar vardır. Bir rivayete göre Eb-ül’derde’nin diğer bir rivayete göre de Karaca Ahmet Sultan’ın atı burada gömülüdür.

Genç Osman’ın (II. Osman) atı “Sislikır”a ait mezar taşı İstanbul’daki Arkeoloji Müzesi, Çinili köşkün önünde teşhir ve muhafaza edilmektedir. Metni aynen şöyle:

“Zılli Hak Hazreti Osman Han’ın

Sisli kır nam atı öğülmüştür

Emr’i Yezdan ile mevt irişecek

Bu makam içre o gömülmüştür”

1894 de Tolu Biğ (Dolu Bey) adında bir Türk beyinin emriyle yazılmış olan (Kitab’ı riyazat’ı hayil) isimli bir risalede “El hayru makûdun bi-nevasıyıl hayl ilâ yevm’ilkıyame” hadis’i şerifi Türkçeye nakledilerek şöyle denilmektedir:

Ma’nisi (manası) Paygamber Aleyhisselam eydür kim bereket ve saadet atlardadur. Kıyamet gününe değin kayda at bolur. Bolsa hayır ve saadet bile bulur. Pes andan durur kim Tangrı taalâ atını aziz yaratıp turur ve dahi Meliklere ve ululara minecek (binecek) hayvan bulup turur ve atlarda kutlu topuklu bolur. Dahi ercek topuklu bolur. Bu delil birle kim Peygamber Aleyhisselâm diyüp durur ki: “Eş’şumu Yani Nebi eydür kim ercellik üç nesnede türür. Biri apcıda ve biri atta ve biri evde (Uğur ya da uğursuzluk üç şeydedir: Kadın, ev ve at.) İşte dini cevaz halinde kendilerinden uğur beklenmesi gereken üç şeyin içinde at… Bu peygamberin sözü… Sanırım Türklerdeki, kadın, at ve silah kutsallığı buradan gelmektedir ve kimseye emanet edilmez. Bu olay; “at, avrat, silah” darbı mesel halini almıştır.

Görülmektedir ki Hazret’i Peygamber, bu iki Hâdis’i şerifde at hakkında mühim emirler kaydetmektedir. İnsanlığın ufku, kâinatın efendisi ve Allah’ın Sevgilisi Peygamberimizi Miraç gecesinde ilâhi visal âlemine uçuran ışıktan hızlı vasıtanın “Burak” isimli kanatlı at şeklinde yaratılışındaki hikmet, Allah tarafından atın manasına bağışlanmış ne büyük şereftir. Kâinatın Efendisine ait her kelime, her hareket, her eda bir hadis olduğuna göre, Allah’ın Sevgilisi, Allah’ın ve kendisinin sevdiği ata dair, söz, hareket, iş ve eda halinde birçok hadis vermişlerdir.

“Hayır, atların alınlarına nakşedilmiştir.” ya da “Dünya saadeti atların sırtındadır.” Ata dair ne söylense, bu muhteşem sadeliğin kavrayışı içinde atı çepeçevre saramaz. Son derece sade bir ifade içinde öğle girift ve derin bir mana kuyusu ki, ancak, Peygamber sözü olabilir.

Allah, Kur’an’da, bazı mahlûklar üzerine yemin eder. Bunlardan biride at. Allah’a mahsus sır… Kur’an’ın “El’âdiyât” sûresinden, (Âdiyât, koşan atlar demektir) dört ayet meali: “Kasem olsun, soluk soluğa koşanlar üzerine… Tırnaklarıyla taştan kıvılcım fışkırtanlar üzerine… Sabah vakti düşmanı basıp etrafı toz dumana boğanlar üzerine… Peşinden doğruca düşman saflarının içine dalanlar üzerine…” Dış perdeden bakıldığında muazzam bir nur cümbüşü içerisinde atı seyrediyoruz. İşte asil atın koşu ve yarış tablosu… Sâd sûresinin 31-33. ayetlerinde; “Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştur. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.”

Kur’an’da başka ayetler de var atlar üzerine: “Atlara –salma atlara- düşkünlük insanlara süslü kılındı…3/14. Atları hazırlayın bağlanıp beslenen cinsten ve gücünüz yettiği kadarkuvvet hazırlayın düşmana karşı ki onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız…8/60. Atları, katırları ve eşekleri hem binmeniz ve hem de süs hayvanı olması için yarattı ve şimdi bilmediğiniz daha nice şeyleri yaratır…16/8. at ve deve koşturmuş değilsiniz, Allah’ın kâfirlerin mallarından Peygamber’ine verdiği ganimet için. Ama Allah peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar…59/6.”

***

Türk edebiyatında ata dair yazı ve şiir bakımından oldukça zengindir. Divan edebiyatının en büyük at şairi Nef’i… Ata dair yazılan manzume ve kasidelere divan edebiyatında “Rahşiye” denir. Nef’i IV. Murad’ın atları için on iki rahşiya yazmıştır. Bir başka manada, Nef’i IV. Murad’ın atlarını ebedileştirmiştir. Padişahın “Bad’i Saba” isimli atı için şöyle diyor:

“Bârek allâ zehi rahş’i Hümayûn sîma

Ki komuş nâmını Sultân’ı cihan “Bad’ı Sabâ”

Ne “Sabâ” sâika dersem yaraşır sür’atta

Ki segirtirken anâ sâyesi olmaz hempâ.”

Nef’i’den evvel at ve kahramanlığın en güzel şiirini yoğuran Giray’ın o muazzam kasidesini kim bilmez?

Râyete meylederiz kamet’i dilen yerine,

Tûga dil bağlamışız zülf’ü semenbû yerine.”

……

“Severiz esb-i hünermend-i sabareftarı,

Bir peri şekl-i sanem, gözleri âhu yerine.”

(Bayrağa düşkünüz gönül okşayan endam yerine / Tuğa bağlanmışız; yasemin kokulu kadın saçı yerine. Rüzgâr edalı, marifetli atı severiz, / Biçimi put, gözleri âhu bir peri yerine.)

Sultan Murad’ın altın eyerli, elmas örtülü, gümüş yemliklerden yem yiyen atları, onların kıymet ve evsafını nazmen ifade eden manzumeler, Türkler nezdinde atın haiz olduğu müstesna mevki’i ispata kâfi birer kıymetli vesikadır.

Yeni edebiyatımızda da at lâyık olduğu mevkie sahip… Faruk Nafız, İstiklâl Savaşında ayaklanan Türk Milleti’ni, şaha kalkmış bir yağız at şeklinde gösterir.

“Son mâcerâyı dinlememiş varsa anlatın;

Zaptetmek isteyenler, o mağrur, asîl atın.

……

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor,

Asrın baş eğdi sandığı at şâha kalkıyor.”

Cemil MERİÇ, düşünür, sözünü bilerek söyler. Bazen yükü insana bazense atlara yükler. Ağır yükü paylaştırır. “Vücut araba akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar.” Belki insanlar yorgun belki uykusuz. Söz gelmişken söyleyelim anlaması çok zor. İşte üstat ona işaret ediyor.

“Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şeyi bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan yalnız hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar… Buda haklı: Varolmak için yokolmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekarların.”

 Bir hanım hikayecimiz şunları yazmış hikâyesinin birinde: “Hiç taksi faytonun yerini tutar mı? Ne pirinç aksamı, ne sürücünün oturduğu yerin iki yanında parlak metalli, pırıl pırıl camlı gece fenerleri, ne atların göz alıcı koşumları, kulaklarının iki yanından sarkan allı-yeşilli püskülleri, ne taranıp düzeltilen kâkülleri, yeleleri, kuyrukları var. At nalının şakırtısındaki ahenk nerede, motor homurtusu nerede?” Bu sözler Asuman Şenel’in “Cam Güzelleri” adlı hikâyesinde geçiyor. Biraz nostalji ama gerçekten özlem dolu. Diyorum ki, acaba bu millet teknolojiye alışamadı mı? Bu sözleri bütün Türklerin ağzından duymak mümkün. Bazısı saz ile söyler bazısı söz ile. Şairi şiirine konu yapmış, yazarı hikâyesine, romanına… Türk’ün ata sevdası son bulacağa benzemiyor…

***

Türk folklorunda atı, İslamiyet’ten evvelki devrede at bizzat aile efradından biri ve tek çadırlık topluluğun üçüncü ferdi olduğu için daha sonralarda aramalı ve bu folklora Anadolu folkloru ismi vermeliyiz.

Akla ilk gelen Battal Gazi’dir ve onun en yakın hayat yoldaşı Aşkar isimli atıdır. Hayatının her safasında Aşkar onu adım adım takip eder. Adeta ikisi bir bütündü, bir vücut. Battal’ın Aşkar’la dertleşmeleri, Aşkar’a hitabeleri halkın dilinde büyük bir destandır. Aşkar’sız Battal Gazi olmaz.

Ya Köroğlu?.. Bolu ormanlarının mis kokulu çamları içinde, incecik bacakları, pırıltılı alnı ve upuzun boynuyla kutsallaşan ve ayaklarının dibinde sahibinin tıngırdattığı sazı dinleyen at, Köroğlu’nun Kır Atı:

“Budur Kır atın durağı

Bilmez yakını ırağı

Ab-ı Kevserdir sulağı

İçip çekip gidelim.”

Türkmen’in isyancı delikanlısı. Doğruya doğru, haksızlığa karşı gelen, baş eğmeyen belki bir deli ama erdemli. Hem sazı var hem de sözü. Korku nedir bilmeyen, “Ferman Pâdişahın dağlar bizimdir,” diyerek kendine dağları yurt seçmiş Dadaloğlu:

“Kalktı göç eyledi Avşar illeri,

Ağır ağır giden iller bizimdir.

Arap atlar yakın eyler ırağı,

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.”

Anadolu folklorunun tacı Karacaoğlan; bu “yâr” düşkünü ve güzellik delisi köylü ata sevgilisinin üstünde yer verir. Güzel bir at görünce Elif’ini bile unutur. Kıskanır kızlar onu at sevdasından:

“Arzularım kaldı bir arap atta;

Koyma kadir mevlam, gamda, firkatta!”

Türk halk şairleri de atlar için çok güzel manzumeler meydana getirmişlerdir. Halk şairleri atı anlatırken sanki çok yakın bir arkadaşından bahsediyor sanırsınız.

“Çıkınca dışarı hasmı arar

Yan bakar, arkaya gerdanın kırar,

Haykırır, köpürür,kişner, yer arar

Önüne geçilmez bir tûfan olur

Türk’ün şi’arıdır, iyi at saklar

İtinalı besler, ara bir yoklar

Savaş günü biner, düşmanı haklar

Lavını fışkıran bir volkan olur.

Türk yiğidi atla yardır, yoldaştır

Şefik arkadaştır, aziz kardaştır,

Meşakkat’ı belâda sadık haldaşdır

Dar günde seni at kurtaran olur.

Biz Türk’üz yan bakan atlar bineriz

Savaşa girersek hasmı yeneriz

Zaferi kazanır, attan ineriz

Çeliğiz, kim çarpsa perişan olur.”

Bu şiiriyle şair bütün Türklerin hissiyatına tercüman olmaktadır. Türkmen şairi İlbeyoğlu:

“Sultan Abaş cümle dağdan uludur

Kar akıdır on beş dağın eridir

Güzel atlar koç yiğit yeridir

Ben gidiyom telli yaylam kal kalan”

Diyerek hem yaylalarını hem de atlarını medh’ü sena etmektedir. Başka bir Türkmen şairi ise ata bir başka alanda bakmış. Cenk meydanını bir tepeden seyredip:

“Çalın üzengiyi atlar harlasun

Koç yiğitler hamlasından terlesun

Kargılar oynasın, kılıç parlasun

Düşman dehşetinden atsun rengini.”

İzmir’in zeybeği ve Erzurum’un dadaşı, atla insan yoğurması tipler. Ruhları atla birleşmiş, efsane değil gerçek. Yâr bir yana at bir yana. Kızı atınca terkisine unutur dünyasını, unutur ya o da Türkün şanından. Erzurum’un Palandöken dağları, dikliğini ve sertliğini dadaşın atından almış değil midir ya da dadaş palandökenden? Tokmak değince davula başlar da cirit işte atların dansı meydanda, bir at kişnemesi veya kız sesi. Halay başlar kolkola…

“Yazık olsun Telli Doru şanına!

Eğil bir bak mor cepkenin kanına!”

Hapishane parmaklıklarına başını yaslayan efe umulmaz bir hastalığa yakalanmış, belki ölecek, anasına şöyle seslenecek:

“Anam kır atımı çayra bağlasın,

Kır at kişnedikçe anam ağlasın!”

Anadolu folklorunda at, Türkün etine ve kemiğine, ruhuna ve ciğerine kaynamış ve insanı kahraman ve faziletli tarafıyla göstermek vazifesini üzerine almıştır. At ciğer zarımıza kadar işlemiş.

Kalem gibi incecik dört ayak üzerinde, dünyanın en ahenkli gövdesi, en vezinli boynu ve en haşmetli kafası… Sonra bütün bunları bir imparator mantosu halinde bürüyen, yağız, doru, al ve kır, pırıl pırıl kürkler… Şahane sürmeli, akı görünen gözler… Zarafet tuğrası yele ve satvet arması kuyruk… Attan bahsediyoruz, sonsuzluk yolcusu, prenslikte rakip kabul etmeyen şahsiyet… “At koşar, baht geçermiş” yolun açık ola al atım, doru atım, yağız atım, kır atım…

Aşık Şenlik, ozanlığa ve deyişlere bir düşle boşlamalarının gerçek­ olduğunda şüphe, kalmayan bütün halk ozanlarının düşünü şenlik de görmüştür. Bu düşte bade yoktur. Sadece bir kız görmüş, bu görüş kızın ardı sıra yanıp tutuşmasına yetmemiştir. Nitekim ozanımız da Huri isminde bir kızdan başkasına yanıp tutunma ve bağlanma yoktur. Huri de çabuk unutulmuştur. O bir vatan aşığıdır. “Men Allah’tan Al’osmanı isterem” der Rus işkâlı sırasından.

“Asker  olan bölük  bölük  bölünür.
Sandınız mı ki Kars kal’ası alınır,
Boz-atlar üstünde  kılıç  çalınır
Can  sağ iken  yurt  vermeniz  düşmana” (Devam Edecek)

 

-Bizim külliye dergisi, Sayı: 68, Haziran,Temmuz, Ağustos 2016-

Ağu 06

Mahir Adıbeş

Türk Edebiyatında At -1

 

Dört bin yıllık bir dosttan bahsediyorum… En yakın arkadaş…

Türk kavimleri arasında bütün hayvanlardan daha fazla saygı görmüş ve ölümden sonra da yaşayacağına inanıldığından kutsal bir varlık olarak bakılmıştır. Atlar er kişinin değerine eşit olarak tutulmuştur. Türk edebiyatında hemen her hayvan anılmıştır; ancak bunlardan iki tanesinin cilt cilt divanlarda ve şiir kitaplarında özge bir yeri vardır. Bunlardan biri “bülbül” diğeri de “at”. At, ebediyet fatihi insanın göz ve estetik plânında, bütün çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü…

Türk efsanelerinde, kültüründe ve folklorunda atın büyük yeri vardır. Türk destan ve masallarında, adı kahramanın adı ile birlikte anılan atlar çoktur. Manas’ın Ak-Kula’sı, Bozatlı Kam Ganoğlu, Er Targan’ın Tarhan’ı, Battal Gazi’nin Aşkar’ı, Beyrek’in Deniz Kulun’u, Köroğlu’nun Kırat’ı bunlardan birkaçıdır. Bazı atların ölümsüz olduğuna bile inanırlar. Kırat’ın ölümsüzlük şerbeti âbıhayatı içtiği söylenir. Köroğlu’nun yasını kırk gün yemeden içmeden tutan at… Bir gün çok yakınımızdan kişneyerek geçecek; yeleleri köpüklü, sırtı terli, tüyleri pırıl pırıl… Asalet timsali at…

1931 de yapılan Birinci Ziraat Kongresi’nde raporlarda şu cümleler yer almıştır: “Hilkaten binici olarak yaratılmış, at üzerinde ülkeler fethetmiş ve imparatorluklar kurmuş bir kavim ahfâdı olan Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra atçılığa pek ziyade ehemmiyet vermişler. Has, tımar ve sonradan inzimam eden zaamet usûlleriyle atçılığı milli bir sanat haline getirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun istilâ devirlerinde her Türk’ün bir atı bulunması kanun ve örf derecesinde olduğu gibi, binek hayvanlarına zahmetli işler gördürmek, araba çektirmek nâehlâne bir teşebbüs addolunur. Türkler yüksek bacaklı ve sağlam kemikli atları, sürat alâmeti olduğu için severlerdi. Uzun ve siyah renkteki yelenin kuvvet alâmeti olduğuna sahip bulunduklarından uzun yeleli atları tercih ederler. Gözleri iri ve parlak, ağızları geniş, vücutları mütenasip, boyunları uzun, başları küçük, kulakları kısa, kuyrukları uzun hayvanlardan pek hoşlanırlar.”

At, Türk insanı için çok büyük değerler ifade eder. Denilebilir ki Türk medeniyeti bir at medeniyetidir. Yazılan onca Baytarnamelerde atın yüzlerce adına rastlanılır, onların bakımı, yetiştirilmesi, eğitilmesi vs. ile ilgili mısralar arasında Orta Asya’da bıraktığımız bozkır ruhunun akislerini buluruz. Atın sabah yelinden yaratıldığı ve melekleştiği inancına sahip olan Türk-İslam medeniyeti, at üzerine elbette senfoniler, destanlar, ağıtlar, methiyeler, şiirler yazacaktır. Türk mitolojisinde ata, yaratılanların en üstünü insan ile melekler arasında bir yer verilmiştir. Ata hayvan demeyi ar saymış ve hayvanlarla sınıflandırmadan şiddetle kaçınmıştır. Atın mezarını binicisinin yanına kazmıştır. Ata türbe yapmıştır. İşte saygı bu…

Türkler hayvanlara düşkün olduklarından belki de bu kadar çok gezmişlerdir. Belki de çok hayvanları olduğundan mecburdular. En çok koyunları olurdu bir de atları. Bunlarla rahat yaşamak için belki yayla yayla dolaşmışlardır.

“Gidiyorum yaylaya, su bağlaya bağlaya,

Aç beyaz kollarını, gel sallaya sallaya.”

***

At Türklerin en eski dostlarından birisi. Uzun yıllar medeniyetin önemli bir parçası olan atları ilk ehlileştiren ve gündelik hayatın içine sokan Türkler. Yüz yıllar boyunca çok önemli olan gerçekleştirilmesinde başrol oynayan atlar, sadece bir yerden bir başka yere ulaşmak için kullanılmamış, tarımda da hayatın başka alanlarında da çok önemli görevler üstlenmişlerdi. Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılar sırasında Türklerin hayatında atın önemini gösterecek birçok motifle karşılaşmak mümkün. Türklerin mezarlarında at iskeletleriyle karşılaması, ata verilen önemin gösterilmesi açısından oldukça önemli. Sarı bozkırların üzerinde uzun mesafeleri kat etmek için kullanılan atlar, yüz yıllar boyunca ekonominin merkezinde yer almıştır. Binlerce hayvandan oluşan sürülere sahip olan Türklerin en büyük yardımcısı olan atların itibarı zamanla azalmıştır…

Bahaeddin Ögel, Türklerdeki yaylacılık ve göçü anlatırken belki attan hiç bahsetmemiş ama bence at olmasaydı yaylacılıkta bu kadar çok gelişmezdi. At olmasaydı göçler bu kadar geniş alanlara yayılmazdı. At olmasaydı belki bu kadar uzaklara da gidemezdik. Yani at olmasaydı ne yaylacılık olurdu ne de göç. Belki kavimler hareketi de bu kadar hızlı olmazdı. O devirlerdeki savaşlar da rahat kazanılmazdı.

Türkçe’de yaylak veya yayla denince ilk hatıra gelen şey, hayvanların otladığı yüksek yerler ve dağlar hatıra gelir. Aslında ise, yaylak sözü, kışlak deyiminin bir karşılığıdır. Yani, “yazın oturulacak yer” manasına gelir. “Yayladım, yaylayur, yaylayurmen” gibi, “yaylaya çıkmak, yazlığa gitmek ve yazlamak” anlayışları ile ilgili eski fiil köklerine de rastlanır.

Orta Asya obalarında yaylası olmayanlar ise, yazı kışlakda geçiriyordu “Er kışlagda yazadı” gibi. Tabii bu, Türkler için iyi bir şey sayılmıyordu. Yaylaya çıkamayanlar, fakir ve bahtsız kişilerdi.

***

Dünyanın en eski ve köklü kültür ve medeniyetlerinden birisini kuran Türkler, zannedildiği gibi sadece atlı-göçebe ve konar-göçer unsurlardan meydana gelmiyordu. Türk kültürü, elbette Türklerin Orta Asya’da atlı-göçebe bir hayat yaşadıkları çok uzun bir tarihî dönemde atılan temeller üzerinde gelişmiştir. Bu kültür, yabancı kültürlerin etkisinden uzak olup, hem unsurları hem de bütünü bakımından orijinal ve dinamik bir kültürdür. Burada hemen belirtelim ki, Türk karakterinin, hayat tarzının, dünya görüşünün ve kültürünün oluşumunda, Türklerin ilk anayurdu olan Orta Asya’nın tabiat ve iklim şartlarının önemli bir rolü bulunmaktadır. Orta Asya’nın tabiat ve iklim şartları, besicilik yapmaya olduğu kadar tarıma imkân vermemiştir. Bu da Türkleri başlangıçta konar-göçer bir hayat yaşamaya zorlamış; böylece Türk bozkır kültürü doğmuş ve gelişmiştir. At ve koyun sürülerine her mevsimde taze ot ve su bulabilmek için devamlı yer değiştirmek gerekiyordu. Bundan dolayı Türk boylarının hayatı, “kışlak” ve “yaylak” arasında düzenli gidip gelme şeklinde geçmekteydi. Bu hayat tarzının en belirgin özelliği ise “kuvvet, hareket ve sürat” idi.

Göçebelik denince, akla ilk olarak, ilkel bir kültürü temsil eden ilkel bir hayat gelmektedir. Hâlbuki atlı-göçebeliğin ilkel göçebelikle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bunlar, birbirinden tamamen farklı birer hayatı ve kültürü temsil etmektedirler. Burada, her iki hayat ve kültür arasında yapılacak küçük bir karşılaştırma, bu farkı açık bir şekilde gösterecektir. İlkel göçebelikte üretiliciliğe dayanan ekonomik faaliyet hemen hemen yoktur. İlkel göçebe sadece toplayıcılıkla geçinmektedir. Hâlbuki atlı-göçebelikte ekonomi, hayvancılık gibi sağlam bir temele ve kaynağa dayanmaktadır. Daha doğrusu, atlı-göçebe üreticidir. Elde ettiği ürünlerden hem kendi ihtiyacını karşılamakta, hem de ihtiyaç fazlası mallarını satarak ekonomisinin eksiğini tamamlamaktadır. Öte yandan, ilkel göçebelikte vatan, millet ve devlet fikri hiç yoktur. Atlı-göçebelikte ise, vatan, millet ve devlet fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir. Zira Orta Asya’nın alabildiğine elverişsiz tabiat ve iklim şartları, Türk’ü sıkı bir işbirliğine, dayanışmaya ve teşkilâtlanmaya zorlamıştır. Ayrıca, büyük sürülerin sevk ve idaresi de Türk’ü teşkilât, emretme ve hâkimiyet fikrine hazırlamış, ona bu hususta son derece önemli bilgiler ve beceriler kazandırmıştır. Böylece Türkler, pek erken çağlarda Orta Asya’ya hükmeden büyük devletler kurarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Hatta bununla da kalmamışlar; Orta Asya dışında göç ettikleri ve yayıldıkları yerlerde de teşkilâtçılık yeteneklerini göstermişler; yerli halk üzerinde hâkimiyet kurarak, yeni yeni siyasî teşekküller meydana getirmişlerdir. Daha da önemlisi, hâkimiyetleri altına aldıkları topluluklara “vatan, millet ve teşkilât” fikrini aşılamışlardır. Meselâ Slavlar, Türkler ile karşılaşıncaya kadar vatan, millet, teşkilât fikrinden mahrûm ilkel bir kavim idiler. Slavlara teşkilâtlanmayı ve kendilerini savunmayı öğreten Bulgar Türkleridir.

Eski kültürleri ve medeniyetleri inceleyen İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee’nin atlı-göçebe hayat hakkında vardığı hüküm şudur: “Göçebenin hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir”. Bu hususta Viyana ekolünün en büyük temsilcisi Wilhelm Koppers de aynı sonuca varmıştır: “Vatanı İç Asya olan Türklüğe, atın ilk ehlileştirilmesi ve bununla ilgili olarak karakteristik bir çoban kültürünün yaratılması, kâfi emniyetle atfedilebilir. Bunun mânâsı: insanlık tarihinde ilk defa olmuş bir başarıdır, öyle bir başarıdır ki, kavimlerin ve kültürlerin gelişmesinde kendine özgü sonuçlar doğurmuştur”. Görüldüğü gibi, “atlı-göçebe hayat” yüksek ve ileri bir kültürü temsil etmektedir. Atlı-göçebe bir hayat yaşayan Türklerin, bugünkü medenî milletlerin daha ortaya çıkmadıkları bir çağda arka arkaya büyük devletler kurmaları, onların, şüphesiz, yüksek kültür seviyesine ulaşmış olduklarının en belirgin göstergesidir. Zira devlet, yüksek ve ileri kültürlerin bir ürünüdür.

Türklerin atlı-göçebe bozkır kültürü, ilk dönemlerden sonra da devam ederek Anadolu Yörüklerine kadar intikal etmiştir. Bununla birlikte sürat, teşkilâtlanma, devlet kurma ve hüküm sürme özellikleri de süregelmiştir. Ancak, özellikle İslamiyet’i kabul edişlerinde sonraki devrelerde bozkır kültürünün dinamizmine şehirli yerleşik kültürün ilâve edildiği ve hızla geliştiği görülmektedir. Türkler, bozkır kültürünün sembolleştiği Türk Hakan şehri Orduğ’dan sonra Balasagun, Etil, Beşbalık, Özkent, Yenikent, Kazan gibi şehirler kurmuşlar; Merv, Belh, Buhara, Semerkant gibi birçok şehirleri de en parlak dönemlerine yükseltmişlerdir. XI. yüzyıldan sonra ise üç kıtada dünyanın en önemli şehirli medeniyetini, bozkırın atlı-göçebe kültürel hareketliliğini değiştirmeden birlikte yaşatmışlardır.

***

Eğer Tanrı kabul etseydi insanoğlu en sevdiği çocuğunu kurban edecekti, ederde. Tanrı kabul etmedi. İnsan en sevdiği hayvanını kurban etmeye karar verdi. Eski Tür töresinde en sevdikleri atlardan Tanrıya kurbanlar kesildiği bilinmektedir. Dede Korkut, bunu şöyle anlatır: “Dirse Han büyük bir ziyafet verdi. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirdi.” Dede Korkut, asil bir ata kötü niyetli, mert olmayan birinin binmesine bile razı gelmeyerek: “Sert yürürken cins bir ata nâmert yiğit binemez, bineceğine binmesin daha iyi” ya da “Atın yemediği acı otlar biteceğine bitmesin daha iyi” der. Dede Korkut’ta yiğidin adıyla birlikte at da anılır. Hikâyelerindeki bütün sahnelerde at ve insan var. Sık sık; “Boynu uzun yürük at… Tavla tavla koç atlar… Kara koç atlar… Yelesi kara cins at… Şahbaz atlı…”  gibi mısralara rastlamaktadır:

“Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana

Taht ver erdemlidir

Boynu uzun yürük at ver bu oğlana

Biner olsun hünerlidir…”

              *

“Açık açık meydana benzer senin alıncığın

İki şebçerağa benzer senin gözceğizin

İbrişime benzer senin yeleciğin

İkiz kardeşe benzer senin kulacığın

At demem sana kardeş derim kardeşimden daha iyi

Başıma iş geldi arkadaş derim arkadaşımdan daha iyi.”

Bu şiirlerde Dede Korkut, Orta Asya steplerinin atı olan “Boynu uzun yürük at” derken arap atının tasvirini yapmış ve “Yürük atlar sahibini görüp kişnediğinde,” sözleriyle de atın sadakatını anlatmıştır. Atın sevgisi nasıl ola? Ya görünce kişner ya da ayaklarını yere vurup şaha kalkar. Dede Korkut hemen hemen bütün hikâyelerinde, şiirlerinde atı işlemiş. Beyrek, atı Deniz Kulunu Boz Aygır ile beraber büyümüş ve ünlenmiştir. Deniz Kulunu da Türk folklorunun efsane atlarından birisidir.(Devam edecek)

 

-Bizim külliye dergisi, Sayı: 68, Haziran, Temmuz, Ağustos 2016-

 

Eski yazılar «