Ağu 16

tybizmir

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ İZMİR ŞUBESİ 2016 YILI SONBAHAR 1.DÖNEMİ GELENEKSEL KÜLTÜR SOHBETLERİ PROGRAMI

 

TARİH

Saat

SUNUMU YAPAN KONU YER

 

AÇIKLAMA
03/ 09/2016

Saat 14.00

İlhan PINARLI

 

17.ve 19 yüzyıl İzmir’i TYB İzmir Şb. salonu Araştırmacı -Yazar
10/09/2016

Saat 14.00

Katılımcılarla Türkiye’nin Gündemi TYB İzmir Şb. salonu Herkes katılabilir
24/09/2016

Saat 14.00

Prof.Dr.Bünyamin DURAN Din ve Kapitalizm TYB İzmir Şb. salonu Celal Bayar Üniv.

İktisat Fak

01/10/2016

Saat 14.00

Mehmet İNCE İttihat ve terakkinin renkli siması Mahmut Fuat TYB İzmir Şb. salonu E.Ü.Türk Dili Edebiyatı
08/10/2016

Saat 14.00

İbrahim ATABAY Karikatürün Çocuk eğitimindeki yeri TYB İzmir Şb. salonu Karikatürist

Manisa Karikatür sanatçıları Dernek Başkanı

15/10/2016

Saat 14.00

Abdülkadir  HAZMAN “İzmir’den KARATAŞ ve KARANTİNA semtine bakış”  Belgesel TYB İzmir Şb. salonu Gazeteci-Yazar
22/10/2016

Saat 14.00

Rıza AKÇALI Müspet Hareket TYB İzmir Şb. salonu Eski Bakan
29/10/2016

Saat 14.00

A.Levent ERTEKİN 2.Beyazıt’ın Şeyhülislamı Molla Arap ve Fetva Mecmuası TYB İzmir Şb. salonu Araştırmacı- Yazar

Eyl 24

tybizmir

Prof. Dr. Bünyamin DURAN; “DİN ve KAPİTALİZM” üzerine konuştu

 

TYB İzmir Şubesinde  Prof. Dr. Bünyamin DURAN; “DİN ve KAPİTALİZM” üzerine konuştu

bunyaminTYB İzmir Şubesinde 24 Eylül 2016 Cumartesi günü saat:14.00-16.00 arası “KAPİTALİZM VE DİN” konulu bir SÖYLEŞİ yapıldı. Konuşmacı konuk  Celal Bayar Üniversitesi  İk. ve İd. Bil Fakültesi, İktisat Tarihi Anabilim Dalı öğretim görevlisi Prof. Dr. Bünyamin DURAN’dı. İngilizce, Arapça ve Hollandaca dillerini bilen ve bir düzine  eser sahibi olan Duran; “Kapitalizm’in insanları araçsallaştırdığını, ilk zamanlarda hoyratça, vahşice bir algısı vardı, günümüzde ise anonimleşti, diyen Prof. DURAN, Postseküler Toplum, Hayat Evreni gibi kavramlara da değinerek ekonomik sistem ve politik sistemin aile, ahlak, teoloji ve sanat üzerinde baskılayıcı olmaması lazım hususlarına değinerek fakirlik ve zenginlik ahlakına atıflarda bulundu. Fakirlik ahlakı sabır ve şükürle kolay yönetiliyordu. Zenginliği nasıl yöneteceğiz. Bu çerçevede İletişim olgusunu farklı bir bakış açısıyla irdeledi. “İletişim karşıdaki insanı insan olarak görme. Karşıdaki insanı kendisi gibi bir değer olarak görme ve onunla diyaloga girme. Empati yaparak paylaşımda bulunma.”diyerek Stratejik iletişim kavramına da değindi.

Saat 16.00’da  toplantının bitmesinden sonra TYB İzmir Şubesi Başkanlığınca Prof. Dr. Bünyamin DURAN’a “Kat ılım ve Teşekkür Belgesi” taktim edildi, toplu hatıra fotoğrafları çekildi.

Eyl 10

Mahir Adıbeş

Türk Edebiyatında At -3-

Mısra Mısra Yazdığımız At

Yahya Kemal, akıncıların hatıralarıyla doludur. Duygunun en derini yüklü. Yanından bir türlü ayırmaya kıyamadığı atını cennete beraber girerken düşünüyor. Eee kolay mı? Bir ömür beraber geçmiş. “En son koşumuzdur bu asırlarca bilinsin” diyecek ve atını alıp dünyaya veda edecek.

“Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı;

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!”

Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın “Destan” şiiri, aşığın dilinden sazının tellerine dökülmüş gibi ahenkli bir ses gelir kulağınıza:

“O zafer getiren atlıların

Nalları altındanmış;

Gidişleri akına,

Gelişleri akındanmış.”

“Atlılar atlılar kızıl atlılar, / Atları rüzgâr kanatlılar!” Hayat!.. Yaşanmamış kadar saf ve temiz. Akan bir su ya da durgun dere kadar berrak. Düşünemeyecek kadar kısa… Geri dönüp bu hayatı baştan yaşasan, desem, ne düşünürsün? Belki uzun uzun bakarak bir sigara yakıp boşluğa doğru üfürecektin. Gözlerin duman duman şair!.. Yenişi var yokuşu var. Son durağa yakın durup geriye bakınca, “Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!” der Nazım Hikmet. “Salkımsöğüt” şiirini belki sonbaharda yazmıştır ama ilkbaharda yazılmış kadar canlı, coşkulu ve taze! Hâlbuki bu şiir sondan bir adım önce…

“Akıyordu su

gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını!

Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere

Koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!”

Fazıl Hüsnü Dağlarca kır atın ağzından türküsünü yazacak. Belki kendini anlatıyor belki de bir atı. Sonunda anlatılan bir hayat. Gönül kırıntıları, sonsuz bir sevdanın türküsü.

Büyüdüm Konya ovalarında,

Haylaz.

Erkence çifte koşuldum,

Tez yaşta indim şehre

Etmedim kimseye naz.”

Şiir var okurken su sesi duyarsın, şiir var sabah yeli gibi eser, bazen de dudaklardan tane tane dökülür. Şiirde taşlı yollarda giden araba tıkırtılarını duyduğun gibi atların ayak seslerini de işitirsin. Faruk Nafiz Çamlıbel, bir şiir ustası. Sesler oturmuş yerli yerine. “Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?” derken gözleri yumuk Anadolu’nun yollarını hayal etmekte var, “Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi…”

“Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın,

Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın…”

Enis Behiç Koryürek, “Kabardıkça atların yeleleri” diyerek bize tarihi hatırlatıyor. Mısralarda, savaş meydanlarında atların kişnemesi ile yiğitlerin nâralarını duyar gibi oluyoruz:

“İşte biz ki, tâ ezelden beri atlıyız.

Asırların göklerinde biz kanatlıyız.

Kanımızın ateşinde şimşek yarattık;

Bu şimşekle küheylana bir kırbaç attık.”

“At’a senfoni” yahut Atın Romanı… Tarihi, felsefesi her şeyi içinde… Dokuz yaşında ata bindim ve yalan olmasın, bir daha inmedim. Her binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm. Necip Fazıl Kısakürek’ten bahsediyorum. Şairler sultanı, sanatçı, ustaların ustası… Bir at hastası!.. Bütün kartları at üstüne, desem kızar mı acaba?.. “Benim gözümde” diye söze başlarsa inanma, beynine işlemiş at düşüncesi:

“Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar, kaldırımları…

Türkün destanını yazan şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Türk Milletiyle birlikte atı da destanlaştırdı. Neredeyse atın ayak seslerinin hissedilmediği şiiri yok. Şiirlerinde binlerce yıllık hatıra vardı. Su gibi akıp giden hayat, kat kat tarih yazılmıştı. İnsanı at ile aynı boydan görmüştü.

“At üstünde doğup
At üstünde ölürlerdi.
Şölene, toya, düğüne
At üstünde gelirlerdi.
Altınla atı yan yana görseler,
Atı alırlardı.
Azıklarını atlarına yedirir,
Kendileri aç kalırlardı.
Vatan gibi, bayrak gibi…
Pusat gibi, avrat gibi…
Atı kutsal bilirlerdi!”

Orhan Veli, bir İstanbul şairi. İstanbul’a bir değil binlerce şair gerek… Yeter mi dersin? Bin bile az… Süvari olmadığı cılız mısralarından belli. Şair yola çıkmış, hep şehirde kalacak değil ya! Uzanmış dağlara doğru. İçinden neler geçmiş neler:

“Kır At’a nal mı dayanır?

Dağlar uykudan uyanır,

Yer gök kızıla boyanır.”

Kırım hanı Giray Han!.. Sadık bir Osmanlı. Atlı süvarileri var rüzgârlarla yarışan. “Akın var akın” denilince Tuna boylarını önceden tutan. Kırım süvarilerini burada anmadan geçmek olur mu? Osmanlıyı arkadan vurmak mı süvariler ölmüş mü sanki? Bahattin Karakoç şiirlerinde Kırım atlılarını arıyor:

“Bir yara nükseder Tuna boyunda çıra çıra

Güneşin doğuşundan batışına dek takip ederim

Rastlayamam Kırım atlarına.”

İşte atından ayrılmayı düşünmeyen bir şair. At mı kaldı şair. Sen artık şehirlisin. Ne mutlu sana ki, bunları hayal edebiliyorsun tam bin yıl öncesini. Dilerim dediklerin gerçek olur; cennete doludizgin atlarımızla gireriz. Gültekin Samanoğlu şiirinde:

“Binler, yanında gazi; binler, ardında şehit;

Önünde yüz yıllara, bin yıllara değil ki

Mahşer’e, at koşturan dini – bütün bir millet

Ki ömrü at sırtında, çadır altında uzar;

Bunlar: Ova taşları, Tanrıdağı’nda belki.”

Atlılar!.. Kızıl ufuklarda küçük atlar üzerinde uzun saçlı insanlar. Bin yıllardır bu böyle. Dağ dağ, yayla yayla gezip durmuş. Bazen bir göze başında bazen bir çınar gölgesinde mola vermiş. Ata binince dinlenmiş, attan inince yorulmuş. Türk tarihinde bir vücut iki baş olmuş; biri ata ait biri de insana…

Gürbüz Azak, yıllarca içinde duygularını saklamış; belki bitmeyen bir hasreti sonunda dışa vurmuş:

“Tığ gibi delikanlılar, en bayraklı atlılar

Altın ümitlerle yanıbaşımdan

Doludizgin geçerken ölmeliyim.”

“Karanlık kuşanır pusatlarını / Titretir bozkırların başıboş atlarını.” Ya da “Varıp yoldaş oldum Akalteke atlarına.” derken Dilâver Cebeci, atların menşeine doğru bir yolculuk başlatıyor. “Çığlıklar duyuluyormuş o güzel atların gittiği yerden.” Dönmedi onlardan hiçbiri geriye… Ya gelişleri şair ya gelişleri?..

“Bizde makbul olur gülün koncası,

At ile yiğidin beli incesi…

Uzatsa elini aslan pençesi;

El-ense çekende Hamza karışlım.”

Dilaver Cebeci’nin şu mısraları hüzün dolu:

“Bir sarı kurşun geçse aklınızdan,

Benim de gözlerimden atlar geçer dörtnala.

Atlar… Asya’lı atlar… Ak nişanlı atlar…

Süvârileri bulanmış kana.”

At, yiğidini de kendi gibi ister. Derler ya: “Anca beraber, kanca beraber” işte ele… Olcay Yazıcı, atın ruhunu süzüp mısralara yerleştirmiş. “Dizginlenmez atlarla geldi şiir” derken Türk’ün ata olan aşkını dile getiriyordu:

“Tılsımlı yazımıza kılıçlardan kan atlar

Hoyrat süvarisine gücenip gitti atlar!”

Sezai Karakoç, bir gerçeğe işaret ediyor! Tek vücut olan at ve insan gerçeği:

“Bir kaza kurşunu bulur her yerde

Süvarisiz şaha kalkan atları…”

Bir başka şiirinde Karakoç: “Kuş yumurtasından çıkan insanlar / Ahırda bir ata eyer vuruyor” derken acaba özlediği bir yolculuğu mu düşünüyordu? Yolun açık ola şair…

“Artık ben gideceğim, ata eyer vuruyorlar.

Hatıralarımı birer birer yakacağım.

Artık ben gideceğim atım kişniyor…”

Dündar Akünal’ın şu mısraları insana sonsuz bir zevk veriyor:

“Hey! Bizdik o erler ki, ufuklar boyu hızla;

Beş kıtaya nam saldık o gün atlarımızla!

Bizler ki, alev nallı uçan atlarımızla,

Tarihe gömüldük yaşıyor adlarımızla.”

Eğer at olmasaydı belki de bu tarih yazılamayacaktı. Tarih sahnesinden atları bir an çıkarsak, ne kalır acaba geride? Yunan’ın günahkâr tanrılarından başka birde bir sürü içi boş efsane, yalan ve yanlış… Hâlâ gözü dağların başında dolaşan yarı yabanı at Türk insanıyla medeniyete kapı açarken binlerce yıllık tarihine silinmez hatıralar bırakmıştır. Bir gün alıp başını gidecek mi dersiniz?.. Neden hep gözü bozkırlarda, yüksek dağlarda, sonsuz ufuklarda!.. Türk, gözünü açıp atları görmüş, hayalini at ile kurmuş. At ondan biri, ata sevdalı, at da ona!..

İşte şair, aklına yıldız gelmiş dolanırken sessiz sessiz bir an gönlüne at düşmüş. Asya’nın steplerini mi yoksa Anadolu’nun bozkırlarını mı hatırladı birden bire bilmem ki! Yahya Akengin bunlardan biri. Şiirde at fülu bir manzara. Bir türlü at düşüncesini aklından silip atamamış. Kültürü, terbiyesi yerinde. Sanki sesini yükseltse başkasını incitecek. Ne şehirli olabilmiş ne de tam olarak köyde kalmış. Onun da kaderi, şiiri gurbet ellerde yüreğinde yoğurmuş. Sessiz bir gecede rüzgâr fısıltısı gibi geliyor şiir, ahenkli ve nazlı nazlı Bir at görse bir bozkırda gezerken, hatıraları canlanıyor gözlerinin önünde:

“Yıldız deseler bir yerlerde gelişi güzel,

Yıldızları dolar içime bütün göklerin

Gezinen bir tay görsem bozkırda tembel tembel,

Kervanlar geçer ufkumdan, özlemleri derin.”

Akengin, şiirinde acaba kıratla ilgili bir efsaneyi mi hatırlatıyor bizlere? Şair, yine gurbet mi? Cepheden cepheye koşan bu yiğitler ne zaman dönecekler sılaya? Kimi Balkanlara kimi Kafkaslara kimi de Arap çöllerine gittiler. Çoğu sılasına ulaşamadı, bir ses kaldı arkalarında:

 “Oğuz yiğitleriydiler, on beş bini atlı,

Asya içlerinden Hazar boylarından,

Sürüp gelmişlerdi birbirinden süratlı,

Her birinin yüreğinde bir destan.”

Ali Akbaş, bizim hayallerimizde yaşattığımız fakat belki genç nesillerin hayal bile edemeyeceği bir mesleği şiirinde anlatıyor. Bu konuda yazılmış yazı belki çok az. Akbaş işte onu hatırlatıyor. At binek olurda semer olmaz mı? Hem de ne semerler. Gürgenden ya da meşeden. Gümüş işlemeli, renk renk döşeli. At alımlıysa onu gösterişli eder semeri. Semer at kültürümüzün bir parçası. Ne yazık ki artık at kalmadı belki eski semer bekliyordur tozlanmış köşelerde. Giden atlarımız dönecek mi geriye?..

“Sıcak yatağında uyumak varken

Açar dükkanını her sabah erken

Demirci, kömürcü, marangoz, berber

Eski bedestende semerci Ejder.

Dedim: Usta artık bırak şu işi!

Yüzü gölgelendi çatıldı kaşı.

Dedi: Ahiliktir bizim töremiz

Kıyamete kadar yanar çıramız.

Pirimiz ne demiş semer üstüne

‘Ne güzel yakışır himâr üstüne!”

Gökhan Evliyaoğlu, “Fetih” adlı şiirinde Fatih Sultan Mehmed’i anlatıyor. “… ne güzel komutan …” diyerek Hadis’e işaret ediyor. Şiirde en önde bir yiğit ve bir de at var. Yiğit insanları temsil ediyor at ise binekleri yani atları. Öz adıyla anıyor. Sevdasının ortağını, birliği beraberliği. İnsan o ki atı kendiyle denk sayıyor. Ayrılmak mümkün mü bir yol arkadaşı, sırdaşı? İstanbul’a beraber girecek bir tek vücut bir tek yürek. Haşra kadar beraber yürüyecek. Onlar fetihler sultanı. Denize bile beraber girecek. Fetihlerde meydan meydan insan ve at vardı. Evliyaoğlu, “Kırk bin yiğidin önünde bir beyaz atl,” derken samimi olarak hiç ayrım yapmıyor. Ee İstanbul’un fethi anlatılırken elbet de kır attan bahsedilir. Çünkü kırat bayramlarda binilen tören atıdır. Bence yağız atların en çok kıskandığı fetihtir. Binlercesin de baş çekmişler ama İstanbul’un fethini bir kırata kaptırmışlar.

“Kırk bin yiğidin önünde bir beyaz atlı

Sultan Fatih Mehmetti gelen

Sabah güneşinde mübarek zaferiyle

Saadet-saadet büyüyen.”

Turgut UYAR’ın şiirinde acı var. Sonbahar, hazan ve güz üzerine başka bir yazı gerekir. Çünkü o kadar güçlü kavramlar ki bunlar, hem aşkın, hem ayrılığın, hem vuslatın hem de gurbetin kelimeleri.

“Eylül toparlandı gitti işte

Ekim falan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca kocatır atlar

Tarihe gömülür o kadar”

Türkmenistanlı şair Gülalek Nurmemmet şiirinde, sanki onların farkları varmış gibi anlatıyor. Türkmen bir yürekte iki sevgi taşıyor biri at biri sevgili. Bilmem ki nasıl söylemesi gerekir?

“Bizim atlar karadır.

Başın silkip varadır.

Nevruz geldi, gelmedin

Kız yüregim yaradır.”

Cengiz Aytmatov’un “Elveda Gül Sarı”; bir çobanın atıdır. Yazar eseri ustalıkla ortaya koymuştur. Roman sinemaya uyarlanmıştır.  Bana ait olan “Veliaht” Türkçe yazılan at romanıdır. Romanda 1933’de Bağdat’tan getirilen “Sa’ad” adlı yarış atı anlatılır.

Beş yaşımda yüzmeye başladım bir yıl önce de at binmiştim. Hep yüksekleri sevişim ondan. Karanlığın içine şimşek gibi aktığımızı bilirim. Yerlerde taşlar ufalırdı. Gece arkamızdan nal seslerini dinledi, ayaklarının bastığı yerlerden kıvılcımlar çıktı. Bu benim kırk yıl değil dört bin yıllık hatıram, sonsuza gidecek. Attan her ayrılışımda üzüldüm, sesini her duyuşumda heyecanlandım… Çok defa yelelerine asılı kaldım!.. İşte bir sevgili!.. Yanına her gidişimde yelelerini okşadım, boynuna sarıldım, öptüm, onunla konuştum. Hasbihal ettik, halleştik, dertleştik. O beni anladı ben de onu… “Beyaz atlı şimdi geçti buradan” türküsünü dinlediğim zaman ya da arabacı şiirini atların ayak seslerini duyar gibi oluyorum.

-Bizim külliye dergisi, Sayı: 68, Haziran,Temmuz, Ağustos 2016-

 

Eyl 04

tybizmir

TYB İzmir Şubesi’nde konuşan İlhan Pınar : “İzmir yarı sömürge bir şehirdir”

 

TYB İzmir Şubesi’nde konuşan Pınar :

“İzmir yarı sömürge bir şehirdir”

14184343_870388336428363_6401283254862801084_nTürkiye Yazarlar Birliği İzmir şubesinde konuşan İzmir araştırmalarıyla tanınan araştırmacı-yazar-eleştirmen İlhan Pınar çarpıcı açıklamalarda bulundu. Pınar özellikle 17. yüzyıldan başlayarak 19. Yüzyılda artarak devam eden süreçte “Osmanlı’da emperyalizm İzmir şehrinden girmiştir “ dedi

Pınar,17. Yüzyıldan itibaren şehrin iki kutuplu olan yapısında çok kutuplu bir yapıya dönüşmesine dikkat çekerek özellikle ticareti elinde tutan zengin kesimin dayatmalarıyla Osmanlının İzmir’de şehrin yapılanmasının kendi iradesinin dışında oluştuğunu, bugün bile o yılların kaotik izlerinin İzmir’de görünmesine dikkat çekti

İzmir araştırmalarıyla tanınan araştırmacı yazar İlhan Pınar, İzmir şehrinin Batı Avrupa’nın baskısı altında 18.ve 19. Yüzyıldaki şekillenmesinin kendi iradesinin dışında geliştiğini bu sebeple Osmanlının İzmir’de kendi şehircilik anlayışını bugün bile kuramadığını söyledi

Türkiye Yazarlar Birliği İzmir Şubesi Sonbahar Kültür Sohbetlerine araştırmacı-yazar İlhan Pınarla “17. Ve 19. Yüzyıl İzmir’i” konulu sohbetiyle başladı.

            İzmir konusundaki araştırmalarıyla tanınan Pınar, İzmir’in yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Türk hâkimiyet alanına girdiğini kaydederek “Osmanlı’ya emperyalizm İzmir şehrinden girmiştir. Osmanlı İzmir’de bu girişe engel olamamıştır. İzmir aynı zamanda şehir yapısını kendi iradesiyle şekillendiremeyen bir şehir konumundadır. Âdeta İzmir Osmanlının kendi şehircilik anlayışını kendine dayatılan şekliyle kabullenmek durumunda kalmıştır. Bu yönüyle İzmir kaotik bir şehirdir” şeklinde konuştu.

            Şehrin toplumsal yapısına atıfta bulunan Pınar, 15. Yüzyılı şehrin fethiyle birlikte incelerken şöyle konuştu “İzmir, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı egemenliğine kesin olarak girdikten sonra 16. yüzyıl sonlarına kadar Türkler ve Rumlar olmak üzere iki milletli bir toplumsal yapı içindeydi. 16. Yüzyıl sonlarında şehir dahi denmeyecek bir büyüklükte ve nüfus yoğunluğundaydı. Biri Rum beşi Türk olmak üzere 6 mahalleden oluşan İzmir, 600 haneye ve yaklaşık 3 000 nüfusa sahipti.

“Belli dış dinamiklere ve kentin konumundan kaynaklanan iç dinamiklere bağlı olarak İzmir’in bir transit liman kenti özelliği kazanmaya başladığı 17. Yüzyıl başlarından itibaren kent göçle tanışmaya başladı. Daha önce Doğu Akdeniz kıyılarında Asya içleriyle ticareti yürüten Ermeniler, çevre yerleşimlerden yeni merkeze yönelen Yahudiler, güvensiz Ege adalarından güvenli yeni liman kentine gelen adalı Rumlar ve Haçlı seferleri zamanından havzaya yerleşmiş bulunan Katolik Latinler kente yerleşmeye başladılar. Yanı sıra İzmir’in yeni transit liman kenti özelliği kazanmasına yol açan aktörler olan İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar ve Venedikliler de, tüccarları ve konsolos-tüccarları aracılığıyla kente yerleşmiş oldular. Aynı yüzyıl sonlarına doğru kentin ticaret erbabı içindeki rekabet ortamında önemli bir rakip durumunda olan Venedikliler büyük ölçüde tasfiye olmuşlardır.”

İzmir şehrinin gelişiminin 18. Yüzyılda başladığına dikkat çeken Pınar, “18. Yüzyıl ortalarından itibaren transit liman kenti özelliğinden kolonyal liman kenti kimliğine evrilirken toplumsal yapısında da önemli değişiklikler olmuştur. Bu tarihten itibaren ve 19. Yüzyıl boyunca, kentin toplumsal ve kültürel yapısına Almanlar, Ruslar, Belçikalılar, Avusturyalılar, Amerikalılar, İsviçreliler, Araplar ve Acemler de katılmıştır. Hatta kenti 15.Yüzyıl’da terk ederek Malta’ya yerleşen sabık Rodos Şövalyeleri’nin torunları kente dönerek Maltalılar Sokağı’nı oluşturarak kente yeniden dâhil olmuşlardır” dedi.

Şehrin toplumsal yapısına etki eden İmparatorluğun “millet Sistemi” oluşunun etkili olduğunu yapının alınan hızlı göçlerle birlikte şehirde kozmopolit bir yapının oluşmasını da hızlandırdığını ifade eden Pınar, “Şehrin oluşan yeni toplumsal yapısı Osmanlı’nın var olan millet sistemiyle de örtüşünce, şehrin yerleşim planı kendiliğindenlik içinde ortaya çıkmıştır. Artık şehirde Türk Mahallesi, Rum Mahallesi, Ermeni Mahallesi, Yahudi Mahallesi ve kentin ticaretinin döndüğü ve kozmopolit bir yapının ilk tohumlarının atıldığı ve Batı Avrupalıların yerleştiği Frenk Mahallesi vardır. Bugünkü kent merkezi Konak’ın doğusundaki kıyı boyunca yerleşen Batılı tüccarlar ve konsolos tüccarlar burada kurdukları depo, konut ve iskeleleriyle yeni bir yerleşim oluşturmuşlardır. Her evin önünden denize uzanan iskeleler yükleme-boşaltma işlevi görürken; evlerin denizden karaya uzanan dikdörtgen yapıları depo işlevini üstleniyordu. Bu yapıların kara tarafında ortaya çıkan sokak, Frenk Sokağı olarak anılır oldu. Buradaki yerleşim yoğunluğunun artmasına bağlı olarak ortaya çıkan kentsel bölge Frenk Mahallesi olarak adlandırılmaya başladı. Kentte yaşayan diğer milletler ise kendi adlarıyla anılır mahallelerde yaşamaktaydı.

“Frenk Mahallesi, zaman içinde kente yerleşen Batı Avrupalıların ve Latinlerin yerleştiği ve yaşadığı bölge oldu. Burada, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar ve Venedikliler birlikte yaşıyordu. Daha sonra buraya yerleşen Avusturyalılar, Belçikalılar, İsviçreliler ve Ruslar kentin bu yeni ticaret merkezinde kozmopolit bir yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır” dedi.

İzmir şehrinin yarı sömürge konumuna dikkat çeken Pınar,19. Yüzyılda İzmir’de bulunmuş bir İngiliz tüccarın “Biz Hindistan’da hem idareyi hem ekonomiyi birlikte idare etmenin sıkıntısını yaşadık. İzmir’de ise bu hatayı yapmadık. İdareyi görünüşte serbest bırakıp ekonomiye hakim olarak onu perde arkasında idare ettik ”dediğine atıfta bulunarak “İzmir 19. Yüzyılda bir Osmanlı şehri olmasına rağmen yarı sömürge konumundadır” dedi.

İzmir’in Osmanlının dünya ticaretine açılan önemli bit kapısı olmasına rağmen gerektiği kadar incelenmemesine dikkat çeken Pınar, ”İzmir, Osmanlı Dönemi’nde dünya ticaretinde önemli bir rol oynamasına rağmen, yeteri kadar araştırılmamış, bilim çevrelerinin dikkatini çekmemiştir. Hâlbuki aynı dönemde İzmir kadar dahi önemli rol oynamayan liman kentleri üzerine çok sayıda inceleme ve araştırma yapılmış ve yayınlanmıştır. Son yıllarda İzmir üzerine de bir araştırma ve yayın yoğunluğu gözlemlense de bu yayınların İzmir’in sahip olduğu önemi ve birikimi yansıtmaktan çok uzak olduğunu düşünmekteyim” şeklinde konuştu.

İzmirli yazar, şair ve ressamların katıldığı kültür sohbetinde daha sonra dinleyiciler ile karşılıklı soru cevaplarla 17. ve 19.yüzyıl İzmir’i çeşitli konu başlıklarıyla konuşuldu.

Ağu 21

tybizmir

TERÖR’E LÂNET

 

TÜRK MİLLETİ ÇOK GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDASIN
BAĞIMSIZLIĞI KORUMAK BAĞIMSIZLIĞI KAZANMAK KADAR ZORDUR

Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis şimdi de Gaziantep’de eşkıyalar huzurumuzu kaçırmışlardır. Gaziantep’de düğünü kana bulayan alçak terör saldırısını kınıyoruz.
İnsanlıktan çıkmış canilere, ülkemizin huzurunu bozan iç ve dış düşmanlara lanet olsun.

Düşmanların inadına birlik olacağız.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına, ayrıca saldırıya uğrayan Gazianteplilere ve Türk Milletine sabır ve başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
Ülkemizin huzuru için mücadele eden Devletimizin her zaman, her yerde ve şartlar ne olursa olsun yanındayız.
Allah, Aziz Türk Milletini korusun.

Eski yazılar «